2016/2017 Eğitimlerimiz

NE KADAR BİLİMSELİZ?

 

Bilim yapmaya başlarken sorular sorarız. Ben de sorular sorarak başlamak istiyorum:

Neden kırmızı ışıkta geçme eğilimindeyiz?

Neden alkollü araç kullanmakta ısrar ediyoruz?

Tartışırken karşı tarafı sabırla dinliyor muyuz?

Fikrimizi savunurken gerekçeler sunuyor muyuz?

Büyüklerin eli öpülür kültürünü nasıl kazandık?

İlk dört soruyu yanıtlarken içinde “kritik düşünebilme becerisi” ve “bilim” kelimelerinin geçtiği cümleler kurmanızı bekliyorum. Ben sizin yerinize bu cümleleri kurmaya çalışayım: Kırmızı ışıkta geçen kişiler, alkollü araba kullananlar, tartışırken sabırlı olmayıp sürekli söz kesenler, fikirlerini savunurken anlamlı gerekçeler sunmayanlar önemli bir beceriden yoksunlar: Kritik düşünme becerisi. Bu kişiler aynı zamanda bilime karşı saygılı da değiller.

Büyüklerimizin elini öpüyor olmak kültürümüzün bir parçasıdır ve bu davranışı gösteriyor olmak ya da olmamak hayatımızı derinden etkilemez ama kültürümüz gereği bu davranışı sorgusuz sualsiz gerçekleştiririz. Peki, yukarıda sözünü ettiğim diğer dört konu neden kültürümüzün bir parçası olmasın? Ya da, el öpmek neden kültürümüzün bir parçası olmuş? Çocukken sürekli bunu yapmamız gerektiği hatırlatıldığı için mi? El öptüğümüzde başımız okşandığı ya da harçlık verildiği için mi? Ne garip değil mi? Sorgusuz sualsiz kabullendiklerimiz ve uyguladıklarımız, ya da neden sonuç ilişkisi içinde sunulan, kabullendiğimiz ama uygulamadıklarımız. Demek ki düşünce sistemimizi değiştirip kendimizin evrimleşmesine, toplum düzenini bozmayacak şekilde izin vermeliyiz. “Bilimsel düşünmek” deyiminin anlamını içselleştirip uygulamaya koymak çok zor olmasa gerek. Bilimsel düşünmek herhangi bir problemimize çözüm yolları bulurken bize yardımcı olur. Bilimsel düşünmek, eleştirel bakış açısıyla olaylara bakmamızı sağlar. Bilimsel düşünerek bilime değer veririz. Tüm bunları yapabiliyorsak ilk dört soruyu sormamıza gerek kalır mı?

Öğretmen adaylarımızla, bilimsel okur-yazar bireyleri yetiştirirken onlara nasıl rehber olacakları konusunda tartışıyoruz. Öğretmen adaylarımız bir bireyi yetiştirme sorumluluğu aldıklarında bu tartışmalardan faydalansınlar istiyoruz. Öyleyse bilimsel davranabilmek öğretilebilir; bu, eğitimle mümkün olabilir. Fen derslerinde yapılan deneyler ve deneysel olmayan diğer etkinlikler, bilim insanının hayatından söz etmekle birlikte bilimsel davranmayı öğretmek için bir vesiledir. Fen derslerinde amacımız sadece bilimsel kavramları öğretmek değildir; esas olan bilimsel olmakla ilgili becerileri öğretmektir. Bilimsel okur-yazar olmak fen dersinde başarılı olmak için değil, hayatımızdaki her problemin çözümünü ararken bize yardımcı olur. Bu konuya önem vermezsek, son günlerde haber olan, yüzlerce arabanın arkasında beklemesini umursamadan,  birçok  kişinin hayatını tehlikeye atmayı önemsemeden otoyollarda şov yapan ve onları destekleyen insanlar topluluğunu görmeye devam ederiz.

Ekim 2017

Doç. Dr. Esin Pekmez

Ege Üniversitesi Matematik ve Fen Bilimleri Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi

EBEVEYNLİK BİÇİMLERİ

 

Etkili ebeveynlik ile ilgili çok sayıda yazı, kitap, yaklaşım var. Nasıl daha “iyi”, “yeterli” ebeveyn olabilirim kaygısını taşıyan ya da çocuklarının davranışlarıyla ilgili güçlükler yaşayan anne babalar sıklıkla “Hangi kitapları önerirsiniz? Ne okuyalım?” sorularını bana da soruyorlar. Ebeveynlik üzerine yazılmış kitaplarda çocuk yetiştirme biçimlerine, davranışlarına yönelik önemli, yararlı bilgiler bulunuyor. Ancak işinin özünü kaçırıldığını düşünüyorum. Öncelikle ebeveynin kendi davranışlarını gözden geçirmesi, çocuğuyla kurduğu ilişkiye yakından bakması, kendi ebeveynlik biçimini farketmesi, daha sonra okumalar yapmamanın değişimi sağladığını gözlemliyorum. Çünkü kendi ebeveynlik biçimine odaklanmayan bir anne ya da baba, “kitaplarda yazan pek çok şeyi yaptığını” düşünebiliyor. Evet çocuklarını dinliyorlar, ona saygı duyuyorlar, sınırlar oluşturmaya, kurallar oluşturmaya çalışıyorlar ama sorun ortadan kalkmıyor. Bu durum aileyi daha da çıkmaza götürüyor. O zaman öncelikle yapılması gereken; odağımızı yapılması gerekenlere değil, kendimize ve çocuğumuza yöneltmek. Çocuklara “çocuklarımızın psikolojik ihtiyaçlarını anlamak” yazısında odaklanmıştık. Bu yazı da sizlere kendi ebeveynlik davranışlarınızı gözden geçirmenizi sağlayacak bilgiler vermeye çalışacağım.

Ebeveynlik biçimleri neden önemli? Çünkü çocukların psikolojik olarak uyumlu ve sağlıklı gelişebilmeleri için temel olan duygusal ihtiyaçlarının ebeveynler tarafından karşılanması gerekiyor. Çocukların duygusal ihtiyaçları daha önceki yazıda da bahsettiğimiz gibi, başkalarıyla yakın ilişkiler kurma, özerklik, yetkinlik, bunların dışında ayrı birey olarak kimlik geliştirme, duyguların ve ihtiyaçlarını ifade etme, içinden geldiği gibi (spontan) olma ve oyun oynama olarak sıralanabilir. Ebeveynlik biçiminiz, bu ihtiyaçların karşılanmasını sağlayabilir ya da engelleyebilir. Dolayısıyla yazının başında da söylediğim gibi, çocuğunuz ihtiyaçlarının karşılanmasını engelleyen davranışlarınızı farketmeden yapacağınız okumalar yüzeysel kalabilecektir. Ayrıca ebeveynlik biçiminiz genel iletişim tarzınızdan da bağımsız değildir. Eşinizle, işyerinde arkadaşlarınızla ilişkilerinizde de ya da bir işi yaparken, bir problemi çözerken de benzer davranışları sergileme olasılığınız yüksektir. Yani siz birey olarak genel bir iletişim örüntüsüne, tarzına, kişiliğe sahipsiniz ve bu özellikleriniz ebeveynlik davranışlarınızı belirliyor. Bu nedenle ebeveynlik davranışlarınıza daha geniş mercekle, “ilişki kurma tarzınız” çerçevesinde bakmak durumu, ne yaşadığınızı bütün olarak görmenizi ve daha iyi anlamanızı sağlar.

Peki bu ebeveynlik biçimleri neler? konuyla ilgili farklı sınıflamalar var, burada çocuğun temel duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasına engel olan ve sık rastlanan biçimleri ele alacağız.

Kuralcı/Kontrolcü Ebeveynlik

• İşler hızlı ve düzgün yapılmazsa sabırsızlanma
• Neyin doğru neyin yanlış olduğu hakkında kesin ve katı kurallara sahip olma.
• Her şey onun kontrolü altında olmasını isteme
• Talepkar davranma
• Mükemmelliyetçi olma
• Kurallar belirleme ve uyulmasını isteme
• İşlerin tam ve iyi olarak yapılmasına, eğlenme veya dinlenmekten daha fazla önem verme
• Hayatına fazla müdahil olma
• Yanlış bir şey yapıldığında kızma veya sert bir şekilde eleştirme
• Yaptığı şeylerde “daha yeterli” olmaya odaklanıldığı için yeterli olmadığını hissettirme
• Pek çok durumda seçme özgürlüğü vermeme
• Kişisel hayatında da beklentiyi çok yüksek tutma ve bunlar için kendini zorlama

Aşırı Koruyucu/Evhamlı Ebeveynlik

• Aşırı koruma
• Hep olduğundan daha küçük çocukmuş gibi davranma
• İşleri kendi başına yapmasına fırsat vermeme
• Bir yerini incitecek diye çok endişelenme
• Genel olarak evhamlı olma

Koşullu/ Başarı Odaklı Ebeveynlik

• Başarı ve rekabete çok önem verme
• Çocuğunun davranışlarının kendini başkalarının gözünde ne duruma düşüreceği ile çok ilgili olma
• Sosyal statü ve görünüme çok önem verme
• Her zaman en iyisini yapmasını bekleme
• Kişisel hayatında da başarı odaklı olma

İzin verici/Sınırsız Ebeveynlik

• Çok az disiplin verme
• Çok az kural koyma
• Çok az sorumluluk verme
• Diğer insanlara karşı sorumlulukları olduğunu öğretmeme
• Okulda başarılı olmak için gereken disiplini kazandırmama
• Aşırı sinirlenmesine veya kontrolünü kaybetmesine izin verme
• Kendi yaşamını yönetmede de güçlük yaşama

Ebeveynlik biçimlerini okurken kendinizi bir biçim içinde değerlendiremediğinizi farketmiş olabilirsiniz. Ebeveynlik davranışları da bireyler kendine özgü bir yapı gösteriyor. Bu nedenle “ebeveynlik biçimi” ne değil, kendinizde gözlediğiniz davranışlara odaklanmanızı öneririm.

Ebeveynlik davranışları çocukları nasıl etkiliyor? Onlara hangi davranışları, düşünceleri kazandırıyor? Her bir ebeveynlik biçimi farklı özelliklere sahip çocuklar yetişmesine neden olabiliyor. Örneğin izin verici/sınırsız ebeveynlerin çocukları öfke problemlerini daha sıklıkla yaşayabilir, özdenetimleri (davranışlarını kontrol etme, yaşamlarını düzenleme) daha düşük olabilir, bazı şeyleri diğer insanlardan daha çok hak ettiğine dair inanç geliştirebilir, çok özel olduğunu düşünebilir; kuralcı ebeveynlerin çocuklarının onaylanma ihtiyacı daha fazla olabilir, kaygılı olabilirler, kendilerine ve başkalarına karşı eleştirel davranabilirler ve hayır demekte sıkıntı yaşayabilirler, bağımsız bir kimlik geliştiremeyebilirler; koruyucu ebeveynlerin çocukları stresli durumlar karşısında (örn. yenilmek) dayanıksız olabilirler, ebeveynden bağımsız bir birey olma konusunda güçlük yaşayabilirler. bu noktada şunu belirtmek isterim: koruyucu ebeveynlik ülkemizde kültürel olarak işlevsel/olumlu bir ebeveynlik biçimi olarak algılansa da, çocuklar yetişkinlik yıllarında bireysel yaşamlarını kurmakta güçlük yaşamaktadır. Başarı odaklı ebeveynlerin çocuklarının onaylanma ihtiyaçları fazla olabilir, başarısızlığı tolere edemeyebilirler ve başarısız olduklarında değerli olmadıklarını hissedebilirler.

Ekim 2017
Doç.Dr. Zeynep Cihangir Çankaya
EGEÇEM Müd.Yrd.

Çocukların Psikolojik İhtiyaçlarını Anlamak

 

Çocukların neye ihtiyacı olduğunu anlamak için onların duygusal ifadelerine odaklanabiliriz. Sınıfta ya da evde gerçekleşen bir durumda; ne hissediyor?, verdiği tepkiler, gösterdiği davranışlar hangi duygunun ifadesi olabilir? sorularını kendimize sorarsak o durumdaki duygularını ve ihtiyaçlarını anlayabiliriz. Örneğin öğretmeni ya da ebeveyni tarafından hava soğuk olduğu için dışarıya çıkmasına izin verilmeyen bir çocuk öfkelenebilir, üzülebilir…. Çocuğun dışarı çıkmasına izin verilmediği yani engellendiği için öfkelendiğini/üzüldüğünü anlamak kıymetli bir adım olur. İkinci adım ise, o duygunun altında yatan psikolojik ihtiyacın ne olduğunu anlamaya çalışmaktır.
Psikolojik ihtiyaçlarla ilgili çeşitli sınıflamalar var ancak bu yazıda üç temel psikolojik ihtiyacı (özerklik, yeterlik ve ilişkili olma) ele alacağız. Çocukların özgüven sahibi, mutlu çocuklar olması için bu ihtiyaçların, içinde bulundukları her ortamda (ev, okul, sınıf) karşılanması gerekiyor. Öncelikle bu ihtiyaçları karşılayacak ebeveyn ve öğretmen davranışlarına, daha sonra bunların çocukların güvenli bir kimlik oluşumu için yararlarına bakalım.

Çocukların kendilerini özerk hissetmelerini sağlayan davranışlar;

• Kendi seçimlerini yapmasına izin vermek (mümkün ve tehlikesiz olan her durumda)
• Girişimlerini desteklemek (yüksek bir yerden atlamakta olabilir, yeni tanıştığı bir kişiyle konuşmak ya da bir çalışmaya başlamak da)
• Cesaretlendirmek (yapabilirsin hadi dene!, buna çözüm bulabilirsin, ne tür çözümler olabilir bir düşün! )
• Düşünce ve görüşlerini dinlemek, onaylamasakta kabul etmek,
• Birşeyi kendi istediği biçimde yapmasına fırsat vermek (giyinirken önce pantolonunu sonra tişörtünü giymeyi isteyebilir ya da çalışırken ödev metnini evde dolaşarak okumak isteyebilir…)
• Kendiyle ilgili durumlarda kendi kararlarını almasına ona yardımcı olmak (arkadaşıyla yaşadığı bir sorunu kendisi nasıl çözeceğini planlayabilir),
• Bir birey olarak ihtiyaçlarına duyarlı olmak (dinleyerek ihtiyacını anlamak ve beraber karşılayacak yollar bulmak: ….istiyorsun peki ne yapalım?sana ne iyi gelir?)
• Olaylara onun bakış açısından bakabilmek (üzülecek ne var bunda? bundan mı korkuyorsun? demek yerine, o durumda ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlamak ve ona söylemek: “arkadaşının söylediği söz seni üzmüş, kaba davrandığını düşünmüşsün”)

Özerklik ihtiyacının ev ortamında ve okulda doyurulması, çocukların kendilerini, kendilerine özgü davranışları, seçimleri olan bireyler olarak hissetmelerini sağlar. Bunu hisseden bir çocuk kendi davranışlarının ve yaşamının sorumluluğunu alır, kurallara dışsal nedenler için değil yaşamını düzenlemek için ihtiyaç duyar ve uyar. Öğrenme süreçlerini kendi yönetebilir. Özerk davranışların oluşmasında kritik yaşlar 2 yaş civarıdır. Bu nedenle yukarıdaki davranışların tümü çocukluk döneminden itibaren sergilenmelidir. Bu yaşlardaki çocuk ihtiyaçlarının farkında olabilir mi ki? sorusu akıllara gelmiş olabilir. Psikolojik yardım sunduğum ailenin 2.5 yaşındaki çocukları uzun tişörtlerinin kollarının bileklerine değmesinden hoşlanmıyordu. Aile çocuklarının bu davranışını “takıntı” olarak değerlendirip, onu her sabah tişörtlerini giymeye ikna etmeye çalışıyor ama ikna edemiyor, çocuk ağlamaya başlıyor ve bu kısır döngü hergün tekrarlanıyordu. Çocuğun ihtiyaçlarının, hassasiyetlerinin ebeveyn tarafından kabul edilmediği bunun gibi davranış örüntüleri çocukların kendini “kendi istekleri olan ayrı bir birey ” olarak algılamasına ve özerklik ihtiyacının karşılanmasına engel olur. Bunun “tişört, inat, takıntı” meselesi olmadığını farkeden ebeveynler, çocuklarıyla beraber karar vererek tişörtlerin kollarını bileğine değmeyecek biçimde kısalttığına problem ortadan kalktı. Böylece çocuk ihtiyaçlarının, isteklerinin ailesi tarafından duyulduğunu, dikkate alındığını, kendi ile ilgili süreçleri kontrol edebildiğini hissetti ve özerklik ihtiyacı karşılanmış oldu. Tüm bunlar sonunda hem ebeveyn-çocuk ilişkisi güçlendi hem de çocuk özerk bir biçimde, seçim yaparak, kendiyle ilgili bir duruma kendisini mutlu edecek biçimde karar verme deneyimini yaşamış oldu. Dışarı çıkmasına izin verilmeyen çocuk ise, kendi davranışını seçme ve yönetme fırsatını kaçırdı ve yetişkin kontrolünde hareket etmek zorunda kaldı.

Çocukların kendilerini yeterli hissetmelerini sağlayan davranışlar;

• Sonuçta elde edilen ürüne, başarıya odaklanmak yerine çabalarını desteklemek,
• Mücadeleye teşvik etmek,
• Davranışlarıyla ilgili geribildirim vermek,
• Potansiyellerine uygun görevler almasını sağlamak,
• Bir işi tamamlama konusunda rehberlik etmek,
• Hedef oluşturmasına yardımcı olmak,
• Yaptığı işte iyi olduğunu hissettirmek,

Yeterlik ihtiyacının ev ortamında ve okulda doyurulması, çocukların kendilerini yaptıkları işlerde iyi, yeterli, başarılı hissetmelerini, yeni bilgi ve beceriler öğrenme konusunda istekli olmalarını sağlar. Yeterlik algısı da özerk davranışlar gibi iki yaş civarında oluşmaya başlar, özellikle okul yaşantılarının başlamasıyla şekillenir. Anaokuluna giden bir çocuk yaptığı bir resme “en çok kırmızı rengi kullanmışsın, resminde farklı renklerin olması çok etkileyici olmuş, bence yapmaya devam etmelisin” gibi bir geribildirim aldığında kendisini iyi hissedecekken; “bak taşırmışsın, gel beraber düzeltelim, karalamadan taşırmadan boyayalım” gibi bir geribildirim aldığında ise, iyi bir iş çıkarmadığını hissedecektir. İlkokula giden bir çocuk harfleri öğrenirken sayfalar dolusu “e” harfi yazdığında, düzgün olmayan harfleri kırmızı kalemle işaretleyen bir öğretmenle karşı karşıya olduğunda, “ne kadar çabaladığının önemi yok, önemli olan mükemmele ulaşman” mesajını kendisini hiç de iyi hissetmeyerek alacaktır. Bu etkileşimin devam etmesi sonunda da ya çabalamaktan vazgeçecek, öğrenme isteğini kaybedecek ya da öğretmenden aferin almaya odaklı hareket edecektir.

Çocukların kendilerini değerli ve yakın ilişki içinde hissetmelerini sağlayan davranışlar;

• Yakın/sıcak ilişki kurmak,
• Olduğu gibi kabul etmek ve sevmek,
• Sevgiyi açıkça ifade etmek,
• Kendini ona özel hissettirmek,
• Onu her gördüğümüzde mutlu olduğumuzu göstermek (okul sonrası mutlu ve coşkulu bir karşılama gibi),
• Dinlemek
• Ona zaman ayırmak (konuşmak için, oynamak için)
• Yaşadıklarıyla ilgilenmek
• Ona güvenmek, inanmak

İlişkili olma ihtiyacının ev ortamında ve okulda doyurulması, çocukların kendilerini sevilebilir, kıymetli ve güvende hissetmelerini sağlar. Yetişkinlerle kurdukları yakın ilişki onlar için, özgür olabilecekleri, risk alabilecekleri, yeni davranışları deneyebilecekleri, öğrenmeye istek duyabilecekleri güvenli bir zemin sağlar. Doktora öğrencimle yürüttüğümüz çalışmada, öğrencilerin sınıfta kendilerini mutlu ve güvende hissetmeleri için öncelikle ilişkili olma ihtiyaçlarının karşılanmasının (bunu sağlamanın yolu öğretmenle kurulan yakın sıcak ilişki) önemli olduğunu gördük. Bu durum ebeveynle kurulan ilişkide de benzer. Dolayısıyla öğretmenlerin ve ebeveynlerin öncelikle çocuklar benim yanımda kendini güvende ve değerli hissediyor mu? Onunla yakın, sıcak bir ilişkim var mı? sorusunu sorması önemli görünüyor. Okulların yeni açıldığı bu dönemde ebeveynleri ve öğretmenlerin çocuklarla yakın ilişki kurmaya önem vermesi yararlı olacaktır. Bunun yerine öncelikle çocukları disipline etmeye, onlara kuralları öğretmeye, başarılı bir çocuklar olmalarına, sorumluluklarını yerine getirmelerine odaklanmak “güvenli bir ilişki zemini” olmadan istenilen sonuçları getirmeyecektir.

Doç.Dr.Zeynep CİHANGİR ÇANKAYA
EGEÇEM Müd.Yrd.

Eylül 2017